30 Mayıs 2007 Çarşamba

Tello Beşiktaş’ta



Tello Beşiktaş’ta

30.05.2007 18:47




Kulübümüz, Şili'li futbolcu Rodrigo Alvaro Tello ile 4 yıllık sözleşme imzaladı. Tello, imza töreni sonrasında "Beşiktaşlı olmaktan çok mutluyum; çok kısa bir süre olmasına rağmen büyük bir Camia'ya geldiğimi hemen anladım" dedi.


BJK Nevzat Demir Tesisleri Basın Merkezi’nde Futbol Şubesi’nden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyemiz Celal Kolot ve Dış İlişkilerden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyemiz Mario Berk’in katıldığı imza töreninde Şilili futbolcu ile 4 yıllık sözleşme imzalandı.


Futbol Şubesi’nden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyemiz Celal Kolot, Tello’nun Beşiktaşımız’a büyük yarar sağlayacağını belirterek, “Tello, Sporting Lisbon’dan Beşiktaş’a kazandırdığımız değerli bir oyuncu. Kendisi ile 4 yıllık mukavele imzaladık. Geldiği ülke olan Portekiz'in basınında bu transfer büyük yankı uyandırdı. İzleme ekibimizin olumlu raporu doğrultusunda kadromuza kattık. Bize çok büyük faydalarının olacağını düşünüyoruz. Camiamız’a hayırlı olsun” dedi.


Kısa bir süre olmasına rağmen Beşiktaşımız’ın büyük bir Camia olduğunu farkettiğini söyleyen Tello ise “Beşiktaşlı olmaktan çok mutluyum. Benim kariyerim açısından çok iyi bir tercih yaptığımı düşünüyorum. Çok kısa bir süre olmasına rağmen büyük bir camiaya geldiğimi hemen anladım. Aynı dili konuştuğum bir çok oyuncunun Beşiktaş’ın kadrosunda olmasının bana büyük bir avantaj sağlayacağını düşünüyorum” diye konuştu.
14 Ekim 1979 tarihinde Şili’de doğan Tello, profesyonel lisansını Şili’nin Universidad de Chile ekibinde aldı. Kendi ülkesinde sadece Universidad de Chile takımında oynayan Tello, ilk transferini 2000-2001 sezonunun ikinci yarısında Portekiz temsilcisi Sporting Lisbon’a giderek yaptı.


27 kez Şili Milli Takımı’nın formasını giyen Tello, milli takımla Sidney Olimpiyatları’nda bronz madalya, Şili’de 2 şampiyonluk, Sporting Lisbon ile 1 Portekiz Kupası ve Portekiz Süper Kupası kazandı. Tello ayrıca 2 sezon önce UEFA Kupası finalinde Sporting Lisbon forması giydi.


Kendisini teknik bir oyuncu olarak tanımlayan Şili'li futbolcumuz, “Saha içinde agresif futbolu tercih ediyorum; tam anlamı ile bir sol kanat oyuncusuyum. Bütün çizgiyi kullanıyorum. İyi frikik kullanıyorum. Bunlardan bir çoğu da gol olabiliyor; ancak sonuçta ben takımın oyuncusuyum. Görevimi yaparım fakat, duran topları kullanmam istenildiği zaman da serbest atışlardan gol bulmaya çalışırım” diye konuştu.

28 Mayıs 2007 Pazartesi

İnsan Manzaraları...

İnsan Manzaraları...

ARİF KIZILYALIN
Cumhuriyet


Turkcell Süper Lig'de garip bir son hafta yaşadık... Dayanaksız iddialar, kavgada söylenmeyecek sözler, demeçler, yorumlar, ani istifalar, sürpriz ayrılıklar, protestolar, sevinç ve gözyaşları... Ne arasanız vardı ligin kapanış 90 dakikalarında. Nereden başlasak ki!.. Şampiyonun kupa töreninde kulüp başkanının, kupayı vermeye gelen federasyon yönetimine dostluk elini uzatmayışından mı söze girelim?

Yoksa futbolun patronu Haluk Ulusoy 'un şampiyon takımın maçını yarıda bırakıp stattan ayrılışından mı söz etsek garipliklerdosyasını aralayıp... Ya da şampiyon takımın ulusal futbolcusu Tuncay 'ın tribünlerin küfürlü tezahüratına kendini kaptırıp, "Kartalım nerede, Cim - Bom nerede" naraları atışını mı aksettirsek kamuoyuna?

Belki de 5149 sayılı (*) (**)yasanın bir numaralı uygulayıcısı İstanbul Valisi Muammer Güler 'in şeref tribününde maytap yakıp yasayı şaka yollu da olsa 'delmesini' mi gündeme getirmeli!
Ama inanın ki bunlar en masumu son hafta görüntülerinin!

Asıl ligin alt sıralarındaki maçlar öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananlar var ki bir futbolsever olarak bir sporsever olarak yüzümüzü kızartmaya yetip artıyor bile...
Son haftadan insan manzaraları turuna Antalya'dan başlayalım... Bu ülkede 3 büyüklerin transfer listesinde tavan yapan yıldız bir futbolcunun, Ali Bilgin 'in takımı Antalysapor'u yazgı maçında 3-5 bin Avro için yalnız bırakışı...

Acaba Ali Bilgin bırakın bundan sonra Antalyaspor formasını giymeyi, tatil için bile Antalya'ya gönül rahatlığıyla gidebilecek mi? Ya da Antalyaspor'un " şovmen " teknik direktörü Yılmaz Vural 'a ne demeli? Kendi takımıyla uğraşacağı yerde TV'lerdeki şov programlarına katılıp, "Fener'i uçururum, Beşiktaş'ı şampiyon yaparım" demek, sonra da takımının küme düşüşünü "Adam gibi geldik, adam gibi gittik" diye yorumlamak ne denli etik? Keza sahadan 3-1 galip ayrılan Gençlerbirliği'nin genç futbolcularına saldırmak spor anlayışında var mı? Maç 2-1'e geldiğinde naklen yayın kablolarının kesilmesini kim örgütlemiş olabilir? Peki ya başkent nasıl tamamlamıştı son haftayı?

Örneğin bu ülkede en çok saygı duyduğum teknik direktörlerden Mesut Bakkal 'ın düşme hattındaki Antalyaspor'la oynanacak maç öncesi istifasını G.Birliği yönetimine vermesi, bu karar sonrası küme düşme hattındaki tüm takımların "gerilmesi"ni nasıl anlatacağız "temiz futbol" isteyen milyonlara? İstifaların gerçek nedenini nasıl öğreneceğiz? Şimdi fısıltı gazetelerinde duyduklarımızı satırlara döksek şık durur mu?

Ya Adapazarı'ndaki Sakaryaspor - Ç.Rizespor maçının son 5 dakikasının nasıl "al gülüm ver gülüm" tamamlandığını gören var mı? Şu cep telefonu icat olmasaydı, Gençlerbirliği'nin Antalyaspor'u 2. Lig'e gönderdiği haberi Sakarya'ya ulaşmasaydı acaba sahadaki 22 futbolcu yan paslarla tamamlar mıydı maçı? Keza Vestel Manisa - Denizlispor maçının son bölümünün "Ege dostluğu" adına "oynanıyormuş gibi" tamamlanması...

Denizli Başkanı Ali İpek 'in 'İpek gibi ince' sözleri! Evet, öküz altında buzağı arayanlardan değiliz, olamayız da... Mutlaka hangi skor kimin işine yarıyorsa korumak ister. Buna da saygı duyarız ama " Şu futbol bu ülkede biraz daha mert oynanabilir mi " diye düşünmekten de geri kalamıyoruz fair - play'i savunan grup olarak...

Neyse! Yaşandı ve bitti bu lig. Umarız gelecek sezon futbolun makyeveylist felsefesinden biraz uzaklaşır ve bu sporu "oyun" olarak görür, alın teri dökenleri gönül rahatlığı ile alkışlarız...
(*) 5149 sayılı sporda şiddeti önlemeye ilişkin yasa (Madde 11): Spor alanlarında her türlü silah, kesici alet, sis bombası, ses bombası veya 'MAYTAP' gibi patlayıcı, parlayıcı, yanıcı, yakıcı maddeler.. bulundurulamaz.

(**): Sakarya-Beşikaş maçında alana yaş günü kutlamalarında kullanılan (söz konusu tip) maytaplardan atıldığı için Adapazarı ekibine saha kapatma cezası verildi.

26 Mayıs 2007 Cumartesi

Kupayi Haluk Ulusoy verecekmis…




Kupayi Haluk Ulusoy verecekmis…


Nasil bir 100suzluktur bu, benim 100um kizariyor…


Iki hafta oncesine kadar dusman ilan edilenlere dostluk mesajlari veriyorlar…


Her mactan sonra hekemlere veryansin edenler “ biz camia olarak hicbir zaman macin hakemi hakkinda konusmayiz” diyorlar…


Bunu dedikleri gazetecilerde “ yapma ya” diyemiyor…


Ligden cekiliriz kolpasini yayanlar lig kupasini alacaklar…


Kablolarini kestikleri yayinci kurulus onlarin macini verecek….


Stadimiza gelmesin guvenligini saglayamayiz dedikleri federsayon baskanini simdi davet ediyorlar…


O zaman gitmeyen baskan simdi gidiyor…

Kaptan cikardiklari futbolcularina pembe tezkere diyorlar…Vay be….


IYIKI BESIKTAS’LIYIM…

Fakir ama onurlu!

Fakir ama onurlu!



Cumartesi oynanacak derbi bir yana, geçtiğimiz hafta oynanan derbinin yankıları hala sürüyor. Fenerli yöneticilerin tek kalemde verdikleri beyanlar, otoparkta yaşanan kavga, altı yıldır sessiz sedasız oyunu kovalayan Aurellio'yu çıldırtan sözler derbinin sahada oynanan kısmının önüne geçti. Bütün bunlar çok yazıldı-çizildi. Söylenmemiş tek cümle, keşfedilmemiş tek husus kalmadı. Satırların arasını kurcalarken karşıma çıkan bir cümle, beni bir süreden beri rahatsız eden üslubun devamıydı.

Maç bitiminde tüm gerginliğiyle Gökhan Zan'la tartışan Tuncay Şanlı, milli takımdan arkadaşına daha düne kadar iç çamaşırı alacak parası olmadığını şimdi ise -ne alakası varsa- poposunun büyüdüğünü (Gülmeyin! Esas cümleyi bu sadeliğe getirmek için oldukça uğraştım) söylemiş. İki yıl önce tribünlerinden iki ekmek bir süt sipariş edilen stadyumun çimlerine yeni bir inci düşüyor. Maç sonrası İbrahim Toraman kimsenin annesinin karnından parayla doğmadığını söyleyerek Tuncay'ı eleştirmiş. Neler oluyor size?

Tuncay sevdiğim, sakin kimliğiyle öne çıkmış bir oyuncudur; ancak iki yıldır sanki başka bir Tuncay görüyorum. Bunun için de ona kusur bulmuyorum. Onu değiştiren kültüre yan gözle bakıyorum. Çünkü, o kültür, rakiplerine yaptığı ciro kadar değer biçiyor, buna göre eğlence kültürü üretiyor. Satılan formalarla ya da yıllık bütçeyle ilgilenen ekonomi düşkünü bir grup, nedense enflasyon hakkında zerrece bilgi sahibi değil. O zaman nasıl anlatacağız bu insanlara fakirliğin bir suç değil, bir gerçek olduğunu?

Tuncay Şanlı bu sözü kızgınlıkla söylediğini, niyetinin başka olduğunu söyleyebilir. Zaten mesele de budur! Kızgınken, en delirmiş anınızda aklınıza gelen şeydir sizi bir anda çırılçıplak sergileyen… İşte o sebeple Tuncay'ın memleketi Sakarya'da yaptığı yardımlar benim için artık anlamsız kalıyor. Şimdi bunlar olurken Gökhan'a kim sahip çıkıyor? Yine bir futbolcu arkadaşı. Peki yöneticiler ne alemde? Onlardan özellikle biri, futbol şubesi sorumluluğunu alanı konuşmuyor. Çünkü kendisi de hocasını yorumlarken, onun böylesine tavizsiz olmasını varoşlarda büyümesiyle açıklıyor.

Yönetici camiasına sözüm yok. Paralarını bastırıp koltuklarına oturuyorlar. Ancak sahada ter dökenler, nereden geldiklerini unutup kendi gibi sokaklardan gelenlere koltuk sahiplerinin dilini kullanıyorsa korkulan şey olmuştur. Bu, sahalardan çok önce hayata sızmıştı. Ben sadece bakıyordum, temiz taraflarından tutayım diye çırpındığım canım futboluma ne zaman sıçrayacak diye. Maalesef oldu...

2006 Dünya Kupası finalinde Zidane'ın Materazzi'ye attığı kafayı alkışlayanlardanım. Henry, o kafa için "O mahallelerden çok düzgün adam çıkarabilirsiniz ama o adamların içinden o mahalleleri asla çıkaramazsınız" demişti. Ne güzel, ne doğru bir söz. Bundan sonra alkışım iyi çalıma, güzel gole değil; bir zamanlar kapılardan kovulan fakir ama onurlu olanlara, yeşil sahaların Ediz Hun'larına...

25 Mayıs 2007 Cuma

Che ya da Feyyaz

Che ya da Feyyaz
ya da
Zeki Demirkubuz imzası ile 30 nisan 2006 tarihinde radikal 2'de yayınlanan yazıdır

Mayıs 2006 Beşiktaş Fenerbahçe kupa finali öncesi Beşiktaşlı olmanın ne demek olduğunu hala anlamamış Beşiktaşlı oyuncu varsa okutmak gerekir diye düşünüyorum: yıllar önceydi.bir akşam uzun zamandır görmediğim annemleri ziyarete gittim.gece,o zamanlar 12 yaşlarında filan olan kardeşimin odasını paylaştık.yerimi yadırgadığım için sabah ezanında uyanmışım.evdekileri uyandırmamak için kalkamadım tabii ve yatağımda,sessizlik içinde beklemeye başladım...

yıllar önce benim , artık kardeşimin olan odamızı incelemeye, burada geçmiş yıllarımı ,gençliğimi,anılarımı düşünmeye başladım.benden sonra pek bir şey değişmemişti.köşede eski bir büfe,üstünde yattığımız karşılıklı iki çekyat,yerde çocukluğumdan beri kullandığımız Isparta halısı ve boyaları dökülmüş duvarda bir benim,bir de che'nin gençlik fotoğrafları... tek değişiklik ikisinin ortasına özenle asılmış büyükçe bir posterden yarısı ayakta,yarısı oturarak bana bakan, üstlerinde siyah beyaz çubuklu formalarıyla beşiktaş'lı futbolculardı... ben de beşiktaşlı sayılırdım ama o zamanlar futbolla da, futbolcularla da pek aram yoktu.içlerinden bir tek arada bir üniversitede gördüğüm metin tekin'i tanıdım.

tam posteri incelemeye başlamış,futbolculara, formalarına filan dalmıştım ki ,bir anda içim ürpererek tam karşımda yatan kardeşimi farkettim.bana doğru yan yatmış ve gözleri açıktı.ne bir kıpırtı,ne de bir hayat belirtisi olmadan öylece bana,aslında beni de aşıp ötelere bakıyordu.nasıl korktuğumu anlatamam... uzun süre hareket edemeden, bir tek kelime söyleyemeden,aklıma gelen binbir kötü düşünceyi bekledim.

sonunda kendimi toparlayıp usulca "cemil" diyebildim.

bir ölünün canlanışı gibi yavaşça kıpırdadı ve daldığı yerden sıyrılıp sessizlikte fısıldadı. "efendim abi "
"rahatladım."
"napıyorsun sen,uyumuyor musun?..."
" yok abi..."
"oğlum n'oldu,korkutma beni,sabahın bu vaktinde ne düşünüyorsun?"
cemil biraz bekledi ve seslendi "abi, feyyaz na'pıyordur şimdi...?"

Che kıskanırdı Cemil'in ne kadar kendine dönük , ne kadar saf bir çocuk olduğunu biliyordum,ama duyduğuma yine de inanamadım.uzun süre cevap veremeden öylece yüzüne baktım.sonra başımı kaldırıp duvardaki postere...önce bu feyyaz'ın , bu siyah beyaz çubuklu formalının içlerinde hangisi olduğunu bulmaya,sonra da bir futbolcu parçasının beni,belki che'yi bile kıskandıracak bir biçimde bir çocuğun kalbine,düşlerine, hayallerine böylesine nasıl girebildiğini anlamaya çalıştım...

bunu anlamak zordu.hele benim gibi kendini beğenmiş bir solcunun anlaması daha da zordu.çünkü bunu anlamak için maç sabahları erkenden ve kalbin ağrıyarak uyanmak gerekiyordu.sıkıntı içinde , sinirle maç saatini beklemek,çubuklu olmasa bile siyah ya da beyaz bir forma giyip kar demeden, çamur demeden yollara düşmek gerekiyordu.bunu anlamak için dolmabahçe'ye yakınlaşıp tezahüratları duyduğunda panik olmak,geç kaldım endişesi ile adımları sıklaştırmak gerekiyordu.bunu anlamak için yağmurda bilet kuyruğu beklemek,en acısı yemeden içmeden bütün hafta biriktirdiğin harçlıklarınla açlıktan da olsa bir bilet alıp inönü'de mümkünse kadıköy'de ya da başka bir yer, mesela izmir'de, bir fb maçında beşiktaş'lı bir taraftar olmak gerekiyordu...

.cemil şimdi 30'un üstünde. işsiz. onun bu feyyaz sevgisi yetmezmiş gibi üstüne bir de sergen yalçın,tümer metin, ilhan mansız ve pascal nouma sevgisi de eklenince kaldıramadı çocuk.kendisi de çok çekti, bize de çok çektirdi.beşiktaş'ta oynayabilmek için çok ter döktü,çok çalıştı,stad kapılarında ömrünü yedi.ama bu a...na koyduğumun hayatı fenere'e bir gol atma fırsatı vermedi çocuğa.olsun hiç önemli değil.iyi, dürüst ve namuslu bir adam oldu cemil.hiç yoldan çıkmadı.bendeniz abisi, arkadaşları ve ailesi onu seviyor.ama bu aralar sabahları pek erken kalkmıyormuş.duyduğuma göre 4 mayıs sabahını bekliyormuş...

bu hikayeyi anlattım şunu da eklemeden geçemeyeceğim. biz , cemil büyüdükten sonra birbirimize ilk kez inönü'de, kapalıda, bir fb maçında carew gol attığında uzun uzun sarıldık.ve ikimizde neredeyse ağlayacaktık. büyük beşiktaşımızın sevgili futbolcularına...

Top

Top



Çocuktuk, top oynardık Yırtık, patlak, içine paçavra basılmış toplarla koşup dururduk tarlalarda। Çamurda, tozlu arazilerde, yaban otlu çimenliklerde... Günün birinde bir top gelirdi mahalleye. Siboblu, sarı güzel lastikten içliği olan. Dışı boyasız parçalı meşin. Makinayla dikilmiş, dikişleri güven veren bir top gelirdi mahallemize...


Lastikçi el pompasıyla özenle sişirirdi topumuzu। Hem överdi hem havasını basardı. Basıldıkça pompa, büyürdü top, yusyuvarlak olurdu. Denerdi şöyle eliyle yerde zıplatarak. Dimdik sekerdi top yukarıya doğru, sağa sola kaymam şut atanı aldatmam der gibi. Sibob bağlanır, ülük meşinin altına gömülürken heyacan, umut ve sevinç son noktaya gelirdi. Biraz sonra Rıfkı’nın arazisine gidilecek, biraz sonra takımlar kurulacak, biraz sonra mahallede maç yapılacak...

Ama o son anda hep biri çıkardı öne। Şöyle şişmanca, gözlüklü, kırmızı yanak, büzük dudaklı। Hep bir memnuniyetsizlik yüzünde। Bu çocuk hiç mutlu olmazdı। Züccaciyeci Vehbi'nin oğlu, Aziz mi, Adnan mı bişeydi adı... Bu çocuk bizi hep aşağılardı। Yukarıdan bakardı, bıdı bıdı hep bişeyler mırıldanırdı. Bu irice, güzel kazaklı, mahalledeki tek spor ayakkabılı çocuk topun sahibiydi ve Fener'liydi...

Benim adım Zeki'ydi, öbür kavruk arkadaşımın adı Ahmet. Ama o bize hep kara derdi. Ahmet'i arada bir affeder kaleye geçirirdi ama beni hiç sevmezdi, hiç affetmezdi. Kara derdi, sen dışarıya... Ne Ahmet, ne öbür arkadaşlarım Vehbi'nin oğluna hiç itiraz etmezdi. Takımlar yapılır, kaleler kurulur, oyun başlardı. O sarı içlikli, dışı boyasız makina dikişli top bir öbür kaleye uçardı bir Ahmet'in kalesine.


Yağmur da yağardı bazen, çocuklar yağmurda top oynardı Çocuklar yağmurda mutlu, çocuklar yağmura hiç aldırış etmeden ıslanırken ben uzaktan onlara bakar hayaller kurardım। Niko'yu düşünürdüm, Sanlı'yı, Vedat'ı düşünürdüm। Ama en çok da kör Tuğrul'u। Kör Tuğrul'a hayrandım, hastaydım...Cikletlerden çıkan fotoğraflarını kimse beğenmediğinden ben yerlerden toplardım...

Sonunda bir gün dayanamadım, gözlüğü okulda yakaladım. Bak gözlük dedim o topla ben de oynayacağım, senin takımını istemiyorum zaten, zaten iyi oyuncuları seçiyorsun, gol yiyince değil diyorsun, atmadığın golleri yazıyorsun, bari karşı takımda oynayayım, oynatmazsan topunu keserim dedim.

Nah kesersin dedi bana, iyi o zaman dedim. O gün bir bıçak aldım evden. Kale arkasındaki yokuşa gidip bekledim. Top auta ilk gittiğinde de yakalayıp kestim. Hem de ülüğünden, hem de bir daha tamir olmamacasına... O günden sonra böyle çok top kestim. İçim yana yana çok top patlattım. Kırmızı yanaklı, büzük dudaklı çocukları çok ağlattım. Çok da dayak yedim ama, çok şikayetçi geldi kapımıza.. Ben böyle böyle büyüdüm, oyuna böyle dahil oldum. Böyle böyle karardım, böyle Beşiktaş'lı oldum...

24 Mayıs 2007 Perşembe

Tigana gidince…


Tigana gidince…
Ancak geçmiş tecrübelerimize dayanarak biliyoruz ki Tigana gittiğinde herşey sıfırdan başlayacak. Ve bunun nedeni yeni gelecek teknik direktör olmayacak.


NTVSPOR
Güncelleme: 12:06 TSİ 19 Mayıs 2007 Cumartesi

Romalılar Mısır’ı işgal ettiklerinde olağanüstü bir tarım ve vergi sistemi edindiler; Yunanistan’a girdiklerinde ise idare bilimini ve felsefeyi. Roma hukukunu kullanan Avrupalılar, kişilerin mallar ve insanlar üzerinde istediği gibi ve acımasızca tasarruf yapma hakkına ait sorunu İslam hukukuyla tanıştıktan sonra çözdü. Kağıt Avrupa’ya İslam devletinin Çin medeniyetiyle tanışması sonrası girdi. ABD, Hitler’den kaçan Alman bilim adamları sayesinde dünyanın en önemli üniversitelerine sahip oldu. Biz kanunlarımızı Avrupa devletlerinin kanunlarından adapte ettik. Ve Atatürk, ulusuna “muasır medeniyetler seviyesini” hedef olarak gösterdi. Bütün bunlar medeniyetler diyaloğunun kazandırdıklarının sadece birkaç örneği.




Beşiktaş bu anlamda Türkiye’nin şanslı kulüplerinden biri olmalı. Kulübün son 15 yılına baktığınızda olağanüstü bir kültür zenginliği kazanmış olduğu tahmininde bulunabilirsiniz; değiştirdiği 10 kadar teknik adamın Avrupa’nın farklı bir ülkelerinden geldiğini ve farklı futbol kültürlerini temsil ettiğini düşünürseniz. Bunların hepsi kendi ülkesinin futbolu ve kültürünün özelliklerini birebir taşımasa da zengin bir karışım oluşturdukları muhakkak.



Dolayısıyla, Feldkamp, Daum ve Briegel’den Alman, Scala’dan İtalyan, Milne ve Toschak’ten İngiliz, Lucescu’dan Balkan ve yine İtalyan, Del Bosque’den İspanyol ve nihayet Tigana’dan Fransız sistemini ve futbolunu öğrenmiş bir kulüpte olağanüstü bir birikim olduğu sonucuna varabiliriz. Ancak neden kulağıma bu kadar güzel gelen bu düşüncenin doğru olduğuna inanmıyorum ki??!!

Gerçek şu ki, Beşiktaş yönetimleri kendilerine doğru soruları soramadıkları için bunların toplamında elde edebildikleri sadece bir hiç! Avrupa Birliği’ni arkasındaki milyonlarca sayfa çalışmadan bağımsız olarak, basit emellerle suçlamakta ve küçümsemekte direnen, kültürlerarası paylaşımdan kazanılacakları ve değişen dünyayı anlamakta zorlanan nice insanımız olduğu gibi, Beşiktaş yöneticileri de, Avrupa’nın bu hatırı sayılır teknik adamlarını -tüm birikimlerinden ve deneyimlerinden bağımsız olarak- kalın kafalı, maddiyatçı, futboldan ve futbolcunun yeteneklerinden anlamayan insanlar olarak görmekte inat etti bugüne kadar. Evet, yönetimler aynı insalardan oluşmuyordu ama zihniyetleri aynı fabrikanın ürünüydü.

İşin garibi, Beşiktaş’ın seçimlerinin arkasındaki araştırmalar sağlıklıydı ki, seçilen teknik adamların herbiri sadece futbol bilgisi ve başarılarıyla değil sağlam kişilikleriyle de ün yapmıştı. İçlerinden neredeyse hiçbiri kaprisli, maddiyatçı ve geçimsiz olduğu için ayrılmamıştı eski kulüplerinden.

Peki neydi Beşiktaş yönetimlerinin anlamadığı?

Gelen teknik adamların ne tür problemler yaşadığını analiz ederseniz çıkan sonuçların az çok benzer olduğunu göreceksiniz:

Yönetimin işlerine karışması,
Çabuk ve geçici başarılar beklenmesi,
Ellerine verilen, özellikle yerli oyuncuların, altyapı yetersizlikleri,
Basından gelen çelişkili ve hakarete varan eleştiriler

Kimi yöneticiler ilk başlarda, biraz da kendi seçimlerini yükseltmek için, bu teknik adamların arkasında olduklarını, kalıcı başarılar bekledikleri için uzun vadeli çalışmak istediklerini söylese de, kafalarını sözleri kadar değiştirmeyi başaramadıkları için uygulamalar ve sonuçlar hep aynı kaldı.

Tigana -sadece giderken değil- sezon boyunca neler dedi ısrarla? Satır aralarını okudunuz mu hiç? Sürekli tekrarladığı ama yeterince çarpıcı bulunmadığı için ilgili haberin başlığına konulmayan ifadeler arasında şunlar hep vardı:





Yardımcılarımı bana sormadan görevden aldılar,
Yönetim benim arkamda durmuyor, bazı yöneticiler aleyhime çalışıyor
(Özellikle “sabah öptüğüm insanın arkasından kötü düşünmem” cümlesi tokat gibi bir dersti herkese)

Türkiye’de 19-20 yaşına geldiği halde altyapısını tamamlayamamış çok fazla oyuncu var,
Altyapının başındakilerden aylardır randevu alamadım, zaten sürekli değiştiriliyorlar
Medyada benim transferlerden komisyon aldığımı iddia eden insanlar var

Düşünün ki, Tigana Fulham ile olan mahkemesi sonuçlanmadan takım çalıştımayan, bu arada boş durmayıp Afrika’ya yardım taşıyan, Beşiktaş’lı futbolcuların taksitleri geciktiğinde kendi cebinden ödeyen, kendi tazminatından vazgeçen ve yardımcıları mağdur olmasın diye tazminatlarını kendi karşılayan bir insan. Ancak bunlar bile herşeyi ondan daha iyi bilenler tarafından (!) karalanmasına engel olamadı. Acaba ona namus dersi vermeye kalkışan bu insanlar bunların hangisini yapmaya cesaret edebilirdi?

Herşeyi bilen medya…

Bir de medya faktörü var tabii. Son zamanlarda iyice trajikomik hale geldi medyada yazılanlar. Sezon boyunca “pasif, beceriksiz” olan Zico “sabırlı, karakterli” bir adam oluverdi üç günde. Oyunu okumayı bilmeyen, “ezik!“ Tigana, Türkiye’ye gelen sayılı değerlerden oldu aynı kişilere göre. Kimine göreyse futbolculara büyük katkısı olan Tigana, bir haftada “dereyi görmeden paçayı sıvayan, büyük konuşan” bir adam oldu.

Öyle ya, Zico da Gerets de Tigana da burada yepyeni bir karaktere kavuştular. Futbola yeni bir bakış açısı kazandılar. O zavallı tecrübelerinden sonra gerçek yöneticilerle ve gerçek bir ligde deneyim kazandılar.

Madem biz onlardan daha iyisini bildiğimizi düşünüyoruz, neden bizim Şampiyonlar Ligi, Dünya Kupası vb kaldıran futbolcularımız ve tekink direktörlerimiz yok, hiç düşündünüz mü?

Anlayamıyoruz…

Sonuçta anlayamadığımız şu;

Bir teknik direktör, tek başına başarının ya da başarısızlığın nedeni olamaz. Hele kısa vadede kesinlikle olamaz. Çünkü bir takımı başarıya götüren etkenler çeşitlidir ve bir bütündür. Örneğin;

Futboldan anlayan, kendi söylediklerini iyi anlayan ve iyi anlatan, çalışılan ülkenin kültürünü bilen, hatta bu konunun bir numarası Cruyff’a göre, teknik direktörle zıt karakterli yardımcıları olması,
Futbolcunun kafasının rahat olabilmesi için onları iyi anlayan, dertlerini çözebilen ara yöneticiler olması, bunların kaprisleriye değil karakterleriyle öne çıkan insanlardan seçilmesi,
Altyapının başında deneyimli ve birden fazla (farklı bakış açısına sahip) hoca olması,
Oyuncu tercihlerini, kapılarını çalan menecerlerin sunduklarından değil, kendi uzun vadeli araştırmalarına göre yapacak yöneticiler olması,
Takımdaki ücret dengelerinin doğru yapılması, oyuncunun istediği fiyat ile ederi arasında denge olması,

Bunlardan sadece birkaçı.

Bunların hangisinin Beşiktaş’ta olduğunu bana söyleyebilir misiniz? Bana göre hiçbiri. Bu nedenle de Beşiktaş’tan uzun vadeli başarılar beklenmesi hayalden öte bir şey değil. Bugün ikinci olmak, hatta şampiyonluğu kazanmak büyük bir başarı gibi görünebilir. Ancak geçmiş tecrübelerimize dayanarak biliyoruz ki Tigana gittiğinde herşey sıfırdan başlayacak. Ve bunun nedeni yeni gelecek teknik direktör olmayacak.

Çünkü Beşiktaş bir proje üretmiyor. Türkiye’de ikincilik başarısızlıktır gibi laf salatalarını rafa kaldırıp, bu sezondan elde edilen kazançlara odaklanılmıyor. Serdar ve Bobo’nun gelişiminin arkasındaki nedenler irdelenmiyor.

Geçenlerde okuduğum bir makalesinde Roger Garaudy şöyle diyor: “Hakiki diyalog, ancak herkes başlangıçta başkasından öğreneceği bir şey olduğuna kesinlikle inandığı zmaan gerçekleşir. Ancak herkes diğer insanı, -kendisinin tam anlamıyla insan olması için- kendisinde bulunmayan taraf olarak görüp, buna kesinlikle inandığı zaman var olur.”

http://bjktaraftarproje.com/